
| Sona Bilgin |  | |
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
| “Kızgın demire dönen bedeni güneş altında ayna gibi parlıyordu.” Kamyondaki tonlarca yükü sırtına alınca, ah anam dedi. Anası oğlunu böyle görseydi, kıyar mıydı gözünden bile sakındığı Feyzosunun onca yükün altında ezilmesine. Hamal Feyzo sırtındaki yükle birlikte, yüreğinin çıplak kalan yalnızlığı ile, daracık sokakların bayırlarını tırmanıyordu. Mor panjurlu penceredeki kadın ağzındaki sakızı çat diye patlattı, hamal Feyzoya seslendi: - Hamal saat kaç? Bukleli saçlarını rüzgârın savurduğu gece karası gözlü kadının hülyalı sesi, hamal, feyzonun kızgın bedenini, özlediği köyünün rüzgârları gibi okşadı. Feyzo aniden duraksadı. İki Elini, iki dizinin üzerine koydu. Başını kaldırdı. Camdaki kadının yüzüne bakmak istedi yapamadı. İki eli iki dizinin üzerinde bir süre öylece bekledi. Hararetini avuçlarında hissettiği ruhunu okşayan kadının, hülyalı sesini bir kez daha duymak istiyordu. Kadın yükün altında başını kaldıramayan hamal Feyzo nun iç sesini duymuşçasına katmerli kahkahasını dingin gökyüzüne bıraktı tekrar sordu: - Hamal saat kaç? Kadının sesi Feyzon nun kulaklarında dalga dalga yayılmaya başlamıştı. Kaskatı kesilen kasları, pamuk ipliğine dönüştürüverdi. Başını tekrar kaldırdı, kızgın bedenini kor ateşi gibi yakan, buğulu sesli kadının yüzüne bakmak istedi, sırtındaki yük izin vermedi. Kasvet bastı ruhunu: - Tüh be dedi! Hamal feyzo, daracık sokağın dik yokuşundan, ağır ağır adımlarla çıkmaya devam ediyordu. Mor camın güzeli sakızı balon gibi şişirdi. İki elinin ara sına aldı, pat diye patlattı. Hamalın arkasından bağırdı: - Hamal saat kaç?
.
|